7 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Şeyler Eksik

"Şarap alır mısın?" diye sordu Mart Tavşanı yüreklendirici bir sesle. Alice masaya bakındı, ama masada çaydan başka bir şey yoktu. "Şarap göremiyorum." dedi. "Yok zaten." dedi Mart Tavşanı. "Öyleyse ikram etmen pek kibarca olmadı." dedi Alice öfkeyle.
Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında

1. Her ilişkide "bir şeyler eksik"tir mutlaka. Maazallah, ya olmasaydı? Nasıl kurtulurduk o ilişkiden? Hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ilişki cennete benzerdi herhalde, ya da bir ütopyaya. Dahrendorf'a bakılırsa, ütopyalarla mezarlıklar arasındaki tek fark, arada bir de olsa, mezarlıklarda bir şeylerin olmasıdır.

...

13. Eksik hep vardı. Hiçbir zaman tam, bütün olmadık. Doğduğumuz anda eksiktik zaten, kendisiyle bütün olduğumuz beden bizden koparılıp alınmıştı. Dünyayı görüp tanımaya, kendi "ben"liğimizi kurmaya başladığımız andan itibaren de hep bu eksikle başa çıkmaya çalıştık. Bir türlü ayrı, bağımsız bir varlık olmayı tam olarak içimize sindiremedik, ama yaşamayı sürdürmek için başka bir yolumuz da yoktu.

...

20. Çünkü (maalesef) iktidarın kapısını açaçak olan (kilide girecek olan) anahtar, penis, yani salt biyolojik bir organ değil. Onun Yunancası, fallus. Fallus bir gösterge, görsel olarak penis üzerine kurulmuş, ama her dilde ondan ayrışıp iktidarı gösterir hale gelmiş bir işaret. O da bizde yok. Zaten aslında kimsede yok. Bazıları varmış gibi yapıyor yalnızca.

21. "Fallus bir eksiğin göstergesidir." Asla sahip olmadığımız bir şeyin göstergesi. Biz bazen o şey bizde varmış da sonradan kaybetmişiz gibi yaparız yalnızca. Kadın ya da erkek olmamız farketmez : İki durumda da fallus hep bir eksiğe işaret eder. Erkekler biyolojik olarak fallusa benzeyen bir organa sahip oldukları için, " Vardı da kaybettim." yanılsamasına düşmeleri daha kolaydır yalnızca.

22. "Fallus bir gösterge: Polisin elindeki cop, babanın tokadı, ABD'nin füzeleri. Ama bunların hiçbiri sahibindeki eksiği gidermez: Ne polis iktidara sahiptir, ne baba, ne de ABD Başkanı. O yüzden de çok tehlikelidirler: Bir eksiğe sahip olmanın tahammül edilmez farkındalığıyla, ellerindeki nesneleri akıldışı biçimlerde kullanabilirler. Bir şey öğrenmesi gerekmediği halde işkence yapan polis, durup dururken tokadı basan baba, beceriksizce güç kullanıp yüzüne gözüne bulaştıran ABD, hep o eksiği kapatmaya çalışmaktadırlar. Ama olası suçları engellemek için işkence yapan polise, "terbiye vermek" için tokatlayan babaya, ya da "demokrasi götürmek" için operasyon yapan ABD'ye anlayış göstermekte acele etmeyelim. Yüzeydeki bu "akılcı" açıklamalar, birkaç gün, en fazla birkaç yıl içinde yağan yağmurla, esen rüzgarla sıyrılıp gittiğinde geriye kalan şey aynıdır: İşkence, dayak, savaş.

17 Ekim 2011 Pazartesi


İnsanın Kişisel Özerkliği için CİNSEL DEVRİM

Son söz

Cinsel tutumbilim, bilimsel buluşlardan ve toplumsal süreçlerin gözlemlenmesinden, göğsünü gere gere, şu sonuçları çıkarabilir: yaşamın olumlanması, öznel biçimiyle cinsel zevkin olumlanması, toplumsal biçimiyle de çalışmanın halk tarafından düzene konmasıyla, en son gelişme noktasına dek desteklenmelidir. Kavgayı, yaşamı olumlayacak biçimde örgütlemek gerekir; bu konuda en büyük engel, insanların çektikleri zevk sıkıntısıdır.

Bu zevk sıkıntısı, zevk veren doğal süreçlerin toplum tarafından bozulmasından doğar, girişilecek bütün ortak ruhsal ve cinsel eylemlerin önüne dikilecek güçlüklerin merkezini oluşturur; düzmece utangaçlık, ahlakçılık, Führer’lere gözükapalı boyuneğme falan gibi biçimlerde kendini gösterir. Tıpkı siyasette gerici olmaktan utandıkları gibi utanır insanlar güçsüz olmaktan; devrimci tutum gibi, cinsel güçlülük de erişilmek istenen ülküdür ve bütün gericiler devrimci geçinir. Ama hiç kimse yaşamda eline geçen mutluluk olanaklarını boşa harcadığını itiraf etmek, geleceğinin geçmişte kaldığını kabul etmek istemez. İşte bu yüzden, eski kuşak, gençlerdeki somut yaşam belirtileriyle kıyasıya savaşır ve yine işte bu yüzden, gençler, yaşlanınca tutucu olurlar. Hiç kimse, yaşamının çok daha iyi olabileceğini kabule yanaşmaz; eskiden olumladığını o gün yadsıdığını; arzularının gerçekleştirilmesinin bütün toplumsal sürecin yeniden örgütlenip düzenlenmesini, sevilen bir sürü yanılsamanın ve cinsel doyumun yerine konan düzmece doyumların kaldırılıp atılmasını gerektireceğini kabule yanaşan da çıkmaz. Adları “Ana”, “Baba” olduğu için buyurgan yetkiyle çileci kuramı uygulayanlara kimse dil uzatmak istemez. Böylece herkes dıştan boyuneğer, içten başkaldırır.

Ancak, yaşamın gelişmesi durdurulamaz. Toplumsal sürecin doğanınkine benzetilmesi boşuna değildir; toplumcuların “tarihsel gereklilik” dedikleri şey, yaşamın gelişmesinin doğal gerekliliğinden başka bir şey değildir. Yaşamın çileciliği, buyurgan yapılara ve yadsınmaya doğru saptırılması birtakım şeyleri yeniden ortaya çıkarır belki; ama insanoğlundaki doğal güçler, doğa ile kafa eğitiminin birliği içerisinde yengiye ulaşacaktır sonunda. Gözümüzün önündeki bütün belirtiler bize, yaşamın, boyuneğmek zorunda kaldığı baskıcı biçimlere başkaldırdığını göstermekte. “Yeni bir yaşam biçimi” uğrunda girişilen kavga, başlangıçta kaçınılması olanaksız, bireysel ve toplumsal yaşamı içeren ciddi bir maddi ve ruhsal düzensizlik biçiminde, daha yeni başlamıştır. Eğer yaşamın sürecini anlamışsak, bu kavganın nereye varacağından kuşkumuz olamaz. Yeterince yiyecek bulan, çalmaz. Cinsel açıdan mutlu kişinin, “ahlaki desteğe” ya da doğaüstü “dinsel yaşantı ”ya gereksinimi yoktur. Yaşam, sözünü ettiğimiz olgular kadar basittir; ancak yaşamaktan korkan insan yapısıyla karmaşıklaşır.

Yaşama işlevinin kuramsal ve kılgısal açıdan basitleştirilmesi, üreticiliğinin sağlamlaştırılması işine, kafa eğitimi devrimi adını veriyoruz. Bu devrimin temeliyse, ancak emek demokrasisi olabilir.
Wilhelm Reich

18 Haziran 2011 Cumartesi

Duyum (Sensation)

Mavi yaz akşamlarında, özgür gezeceğim,
Ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
Başakları devşirip otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar.


Ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş
Ve yüreğimde sevgi; sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, Çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu..

ARTHUR RIMBAUD

3 Haziran 2011 Cuma

Dinle Küçük Adam (rede an den kleinen mann )


"... Ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. Ben Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör de değilim.
ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım.
ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. ama hedefi onikiden vururum.
ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır.
Eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. Ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm.
ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım ama aşılmışlarsa ya da anlamsızlarsa onlarla mücadele ederim. (hâkime koşma hemen küçük adam, çünkü o da dürüst bir insansa aynı şeyi yapar.)
Ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim.
ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum.
ben senin 'tanrı' olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum...

... Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. onu boğdun başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam..."

-----

''seni evlilik kanunlarinin zincirlerine surukleyen nedenin; senin kirli fantazilerin ve cinsel sorumsuzlugun oldugunu bilmiyorsun''

-----

(…) bir şeyi ne denli az anlarsan, o denli çok saygı gösteriyor, onun karşısında boyun eğiyorsun. Hitler’i Nietzsche’den, Napolyon’u da Pestalozzi’den daha iyi tanıyorsun. sana göre bir kral Sigmund Freud’dan daha önemlidir. senin gibilere kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaat ediyorlar. özgüven değil, devlete saygı, kişisel büyüklük değil, ulusal büyüklük vaat ediyorlar. (…)

(...)şu senin yurtsever dediklerine bir göz atalım: onlar yürümez, asker gibi uygun adım giderler. düşmandan nefret etmezler, her on yılda bir falan değiştirdikleri “geleneksel düşman”ları vardır onların. Geleneksel düşman bir on yıl sonra geleneksel dost olur, sonra gene geleneksel düşman. türkü söylemezler; askeri havalar “bağırırlar”. (…)

(…) bu yüzdendir ki, kendi mutluluğunu aydınlıktan ürken bir gece hırsızı gibi çalıyorsun. “susturun şu adamı yabancı uyruklu o! diyorsun. bırak bu sözleri küçük adam! anadan doğma bir göçmensin sen. bu dünyaya bir rastlantı sonucu gelmişsin ve geldiğin gibi, sessizce gideceksin. neden bağırıyorsun böyle biliyor musun? Korkuyorsun da ondan. (…)